Metamorfoz

Sokaklar yine aşk kokuyordu.

Dökülen yapraklarda, dans eden dalgalarda, açan tomurcuklarda bir aşk kıpırtısı vardı. Rüzgar, suratını yalayıp giderken o kahredici, mayhoş kokuyu gerisinde bırakıyordu. Böyle berbat bir havada yürümek onun suçu değildi. Soğuk havaların kahrını çekmenin ödülü, verilmiş birkaç ılık gün… Onu aydınlatan ve mutluluk veren güneş… hepsi kavuşmak istediği şeylerdi, ama bu koku değil. Bunaltıcı otobüs koridorunda ayakta dikili kalıp sıkışmamak uğruna, öndeki otobüs de tam kavşakta kaza yapıp kalınca, kendini atıvermek istedi kapılarından dışarı.

“Orta kapıyı açın, inecek var”

Mutluluk abidesiydi. Sadece kendine saklamaz, diğerlerine de yaymaya çalışırdı bu nuru. Zaten fazlasıyla vardı, ve insanların kederli bir şekilde ayak sürüdüğü bu hayatın koridorlarında mutluluktan uçmak delice bir şeydi. İnsan, bunca umutsuz bakan surata gülümseyerek cevap vermekten sonunda sorunun kendinde olduğunu düşünüp delirdiğine inanabilirdi. Bütün bu mutluluk seli arasında bedenin bir yapboz parçası eksikti sanki. Mutluluk, mükemmelliğe giden yolda bir düğümde tıkanmış gibiydi. Bir bağ gerekiyordu: Aşk. Platonik aşkların dünyasında kaybolup gitmemek için, “o” terimi sözcük dağarcığından çıkarıp atmıştı, ‘ben aşık oldum’ diyen, gözleri uzakta bir noktaya dalmış insanlara da anlamadığını çaktırmıyor, sadece “Ah, ne güzel!” diyordu. Başkalarına yardım edemediği tek konuydu, çünkü sadece ismen tanışmışlardı. Ne zaman aşkın bir oku saplansa “Kendimi kötü hissediyorum, bugün bir şey var bende” der geçiştirirdi. Hiç “Ah aşığım!” diyemedi.

Aşkla ilk tanıştığında daha çok küçüktü. Onun ne kadar güzel konuştuğunu, ona neler neler anlattığını hayranlıkla hatırlardı. Aslında aşkı hiç sönmedi, fakat gerçek aşkın o olmadığını geç olmadan anlamıştı. Evet, karşılıklı bir aştı bu: aşkının bedeninde elini gezdirdikçe o da kendisine çok güzel masallar anlatırdı; ama onun isteğine göre konuşan, ona bağımlı ve herkesin kullanabildiği bir sevgili onun aşkı olamazdı. Çok geçmeden aşkı bu sefer de eski yarin sözlerinde, melodilerinde buldu. Eve gelir gelmez karşılıklı oturur, sohbet ederlerdi. Kendi söyler, onun da sözlerine eşlik edişindeki, insanın içini gıdıklayan melodiyi kendinden geçerek dinlerdi. Seneler boyu süren bu romantik konuşmalar sonrasında aşk hakkında doktorasının bile olduğunu iddia edecek kıvama gelmişti ki, onu tümüyle yerle bir eden, kendisine acayip benzeyen fakat daha çekici ve etkileyici bir “şey” çıkınca afallayıverdi. Biri yanından geçerken kulağına onun bir kız olduğunu fısıldadı.

Bu sokaklarda yürürken ilk kez bir kızın farkına vardığı güne lanet etti. Onlardaki estetik ve güzelliğin, doğanın renklerindeki gizli güzellikten farklı olduğunu keşfettiği o ana küfürler yağdırdı kaldırım taşlarına ayağını sürüyerek ilerlerken.

Şehir buram buram aşk kokuyordu.

Otobüs duraklarında bekleşen çiftler, birbirleri içinde bir bütün olmuştu. Önünde uzanan bu caddenin öteki ucundan gelen soğuk esintiden dudakları çatlamış iken birbirleriyle, aşkın tüm ihtişamıyla sevişen ıslak ve tutkunun aleviyle ısınmış bir çift dudağın birbirlerini sıcak ve diri tutuşu, iki ten arasındaki o küçücük boşlukta oluşan ve bedenlerin içine yavaşça sızan o zevk hissi ona o kadar dayanılmaz geliyordu ki! Belki sadece evrensel eşitsizliğe yakınması gerekirdi ama o, yine de aşka saydırdı. Odağına yerleşmiş sevişgenlerin yüzünden kaldırım taşının olağan dengesizliğini göremediği, ayağına kadar uzanan bir tiksinme duygusunun onları uyuşturduğu için sürürken bile hissedemediği için tökezlemesiyle küfretmesi bir oldu:

“Koymuşum bu hükümetin taşına da, bu insanların dizginsiz aşkına da…”

Yine yağmurlu bir sonbahar akşamıydı ki, yalnızlıktan sıkılmış canını bir parça eğlendirmek için bir filme gitmeyi, evde oturmaya yeğlemişti. Gayet keyif alacağına eminken, yanındaki çiftli koltuğa genç bir çiftin oturmasıyla tek eğlencesi de zehir oldu. Film boyunca sadece sol taraftan net duyup, sağ taraftan sadece öpüşme seslerinin dayanılmaz gürültüsünün gelmesi filme odaklaşmasını imkansızlaştırdı. Ah! O an o dudakları birbirlerine dikmeyi ne biçim arzulamıştı; böylece istedikleri olacak, ayrılmamacasına öpüşeceklerdi, ta ki bıkıp o ıslak dudaklarından feragat etmek pahasına. Yine soğuk bir sonbahar gecesinde bir bardaki doğumgününde sigara dumanını bahane edip öksürmeye başlamış, köşelere çekilmiş aşıklardan gözünü kaçırarak kendini o keskin havaya atmış, orada kaldığı bir saatin elli dakikasını dışarıda geçirmişti. İşte böyle zamanlardı onu çileden çıkaran.

Şimdi okuldaydı ve bu zillerin kulak yırtıcı çığırtmaları arasında gözlerinin heyecanla döne döne arandığı bir kişi vardı. Adını ne söylerdi, ne de aklına getirirdi. Onunla konuşurken bile takma ad kullanmaya özen gösterirdi. İlk kez eli eline dokunduğunda daha önceden hiç tatmadığı duygulara kapılmıştı. Bu dokunuşta, ilk aşkına üstün gelen bir şeyler vardı. Yumuşaktı, sıcaktı, damarlarından geçen kanda insanı oraya bağlı tutmaya zorlayan bir şeyler vardı. Gözlerinin içine baktığında inmeye korkacağı bir derinliğe daldığını fark etti, yüzüne baktığında aynaların yansıtmaya yanaşmayacağı türden bir güzellik, gülüşünde ona koparılan gülü bile anında solduracak bir asalet, gözlerinde gülüşünden gelen, geceleyin yıldızları bile söndürebilecek bir parlaklık, vücudunda, duruşunda bir asile yakışan endam vardı. İşte o an var ya, o anda kalmıştı. Rüyalarına, ilhamına hep o an sinmişti. O anı bırakmak istemiyor, tekrar tekrar yaşamak, o anı durdurup sonsuza kadar o tabloya bakmak isteğiyle yanıp tutuşuyordu.

“Ben seni bir arkadaş olarak görüyorum.”

“Ben de öyle” demek zorunda kalmıştı, sanki bir zehiri tükürürcesine. Duyguların itirafında oluşan o kuru sessizlikte korkularıyla yüzleşmek zorunda kalacaktı. Geçmişin tekrarından korkuyordu. Deja vu yaşamak istemiyordu. Geçmişte ondan kaçmıştı çünkü; şimdi de kaçar mıydı? O onu kovalar mıydı? Aklına sokmamaya çalıştı o düşünceleri. “Ben de öyle” diyebildi sadece, üç kelime için çok kaçan miktarda teri alnından boşaltarak. Çünkü hayat o anda ona sadece bu kapıyı sunmuştu, duvarları delip geçmeye çalışmanın ne kadar aptalca olduğunun farkındaydı.

O akşam, ve onu takip eden gecelerde, güneş son bakışını atıp karanlığa karışırken içinde kabarmış olan dalgaları sanki tıkacını çekercesine parmaklarından boşaltıverdi şiir girdaplarında. Eski aşklarıyla dost olmasının yararı olmuştu. Piyanonun tuşlarında parmaklarını gezdirirken, kalemi kağıdının üzerinde zarafetle dans ettirirken, bütün duygular somutlaştı ve en güzel ilhamı oldu. Ama şimdi ne tuşlar ne de kalem, ona dokunduğu andaki hisleri tattıramıyordu ona. Sonunda kabaran duyguları kalbini çatlattı, kanama başladı, durmadan aktı, aktı, aktı…

Turuncuya çalan güneş ışınları göz kapaklarında ışık oyunu yaparken gözlerini yavaşça araladı ve çok güzel bir dünyaya uyandığını fark etti. Nerede olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Burası onun eviydi ama daha güzel döşeliydi, burası onun yatağıydı ama onu daha sıcak bir şekilde kucaklamıştı. Hatırladıkları onun anılarıydı ama daha parlak ve süslüydü hepsi. Aynaya baktığında korkudan yere düşecek oldu: Kendine benzeyen ama daha güzel bir yaratık vardı karşısında; onsuz hareket ediyor, ona ihtiyaç duymadan aynalarda yaşıyordu. Parmağını uzattı, dokundu ama aynanın soğuk yüzeyinden başka bir yere varamadı.

“Sen de kimsin?” dedi, sesinde korkuyla karışık bir tereddüt vardı.

“Bana alt benlik diyebilirsin. Ben senin içindeki sesim. Senin yansımanın hayallerle canlanmış haliyim.”

“Peki ben neredeyim?” sorusuna geçmek zorunda kalmıştı çünkü bir önceki cevap ilk sorusunu daha fazla acıktırmaktan başka bir işe yaramamıştı.

“Sen aslında hep olduğun yerdesin.” cevabını duyunca afalladı. Afallamasını fark etmiş olan yansıma sözüne devam etti: “Sen mükemmeliyeti, yani beni tamamladın içinde. Yeşeren aşk tohumlarının meyvesini kullandıkça aşkın o kadar kabardı ki artık dayanamaz oldun, ve aşk denen şey bir anda içinde yokoluverdi. Yap-bozun o parçasını ilhamın doldurdu senin yerine. Kendini aşkın güzelliğine o kadar kaptırmış ve inandırmıştın ki dünya üzerindeki güzellikleri göremez olmuştun. Dışarıya bir bak. Aslında senin dünyan burası, her noktasında aşkı aradığın o uçsuz bucaksız çöl değil! Ama artık kendini özgür bıraktın.” Bu cevaptan sonra tam o anı betimleyen bir karikatür çizilseydi, yüzünü çizmeye gerek kalmazdı kafasının etrafında şekillenen yüzlerce soru işareti ve ünlemden. “Zorlama artık, tadını çıkarmaya bak gerçekliğin!” dedi yansıma, ardından aslıyla birleşti. Yansımanın kendi halini almasında bir süre sonra soruların yoğun boşluğundan kurtulduğunda yüzüne bakma imkanı bulabildi. Suratının düşünceler karmaşasında aldığı hali görmesiyle gülmesi bir oldu.

İşte o gülücük, bütün gün suratına mıhlanmış bir şekilde gezdi durdu bu yeni dünyayı. Güneşi söndürseler o parlayacaktı. Her dokunduğu yere can geliyordu, canlılığın o yumuşak esintisi ve kıpırtısı yayılıyordu.

“Ben de seni bir dost görüyorum.”

Elini avuçlarının arasına alıp öptüğünde hiç tatmadığı duyguları yaşadı. Elleri yumuşacıktı, kendi ellerinin aksine. Avuç içlerinde gezinen bir sıcaklık geçiyordu kendi tenine. Mutluluk vücuduna afallatıcı ama yenileyici bir darbe daha indirdi. Biri ondaki son nota olan mutluluğa basmışçasına onun frekansında titredi bir an, ve gülümsemesi biraz daha yayıldı suratında. Ağzının sınırları olmasa yüzünün bütününü görünmez kılabilirdi sanki.

Gün batımında Boğaz’ı izlerken kuşlar eşlik ediyordu cıvıldamalarıyla. Bir gemi tok sesiyle haykırdı, kırmızı bir yaprak kondu göğsünün üzerine, tam kalbinin olduğu yere, ayakta olmasına aldırmadan. Bu etkileyici manzara karşısında bir damla gözyaşı süzüldü yanaklarından, düştüğü yerde bir mutluluk çiçeği bitti aniden, polenler havalandı, bir tarlaya dolusu çiçek bitiverdi ayaklarının altında. Havayı kokladı derin bir nefeste, hava tanecikleri arasında yayılan bir tutam koku geliverdi burnuna. Çok tanıdık, ama onu rahatsız eden bir kokuydu bu.

“Şeyin kokusu bu…” diye söylendi kendi kendine, ama adını koyamadı. “Her neyse, bu kokuyu pek sevmiyorum işte” dedi gülerek kalbinde duran yaprağa. Ilık bir rüzgar esti, aldı götürdü yaprağı uzaklara, arkasında el sallayan buruk bir mutluluk tadında bir genci bırakarak, yaprak melodilere kapılarak akşamın gelişini kutlayan, kondu o kızın koynuna, tenine sevinç ve hüznü bıraktı sessizce. Onun da gözlerinden bir yaş geldi ve güneş yalnızlıklara terk etti penceresinden kaçıp giderek. O sırada son nefesini derin bir şekilde içine çekip kızı düşündü o, ellerinden atamadığı, huzur verici o sıcaklığı hissetti. Ardına döndü ve akşamları piyanoda çaldığı melodiler yankılanırken kulağında, güneş son kez baktı gülümseyerek tepelerin ardından…

…Piyanist ve Güneş, karanlığın buğusunda parlayarak kayboldular. Geriye sadece bıraktıkları sıcaklık ve mutluluk kalmıştı bu boğaza bakan manzarada...

Comments

Popular Posts