Benlik Dışı Yapılaşma
Yaşamak var bu dünyada, duyuların emirzadesi olmak, hayatı tatmak var. Hayatı kollarına almak, sevmek, okşamak.
Gülmek, gülümsemek var, ağlamak ve ağlatmak, kızmak, bağırmak, pişman olmak ve yalvarmak var...
Yaşamak var bu dünyada, yaşadığını bilerek yaşamak...
Yaşamak...
Nedir yaşamak? Ben unutuyorum sanki! Bir otomatiğe alınmış beden işliyor sanki bana sormadan. Benim prototipimi kullanarak çalışıyor, gerçek olabilecek kadar ben, ama içindeki ben değilim.
Her şeye dışarıdan bakabilmeyi öğrendim: kitaplara, filmlere, aşka, kadere... Her şeyi dışarıdan gözleyip değerlendirmeyi öğrendim. Bakış açısı dendi buna yıllarca, ki kaç yıl duyabilmişimdir ben bu sözcüğü ki?
Şimdi hayatımı gözlemliyorum onu yaşamadan... Bir ben var bedenimde, ama o birey sadece benim replikam, kadavrasal tekliği oluşturan bir ölüm hipotezi adeta. Canlılığın içinden çekilip alındığı bir robot gece gündüz aynı yollarda, programlandığı şekilde yürüyor.
Ben kendimi müzikte bıraktım...
Kendimi müzikal ritmine kaptırdım hayatın... Müzikteki güzelliği, sadeliği, acısını tatlısını gördüm... Müzikte bir hayat vardı; senfonide bir insan doğup yaşlanıp ölüyordu, bir albümde günlük bir trajediyi tadıyorduk sadece...
Ve ben kendimi müzik filmlerini izlerken kaybettim...
Müziklere eşlik eden hayal dünyasını kendi hayallerime taşıdım, filmler izledim, fanteziler ve ruhsal itaatsizlikler, aksiyonlar, dramalar, isyanlar, başkaldırışlar... hepsini tattım burada...
Sonra hayata ihtiyacım kalmadı, bu bedeni bensiz bir benlikle doldurdum, tıpkı benim gibi beğenen, benim gibi süzen, o iltifatları benim için dizen... Size hiç farklı gelmeyen bir ben...
Ve ben hayat raylarından çıktım...
Şimdi bu trenin başında olmak yerine sadece iziyorum istasyonda. Veriler iniyor biniyor, ben vatmana ne yapması gerektiğini söylüyorum, o uyguluyor...
Kontrol edip tadamadığım bir gerçekliğin emir amiriyim. Kendimi, kendi yarattığım gerçeklerinde ve hayatın yalanında kaybettim...
Tadı yok artık hiçbir şeyin. Tek anlamı olan şey o bilmek bitmeyen melodiler. Kulağım her dakika dinler vaziyette, her an komuta vermek üzere...
Ritim yoksa ben yaratırım, ritim yoksa ben varım...
Ritim yaratılmazsa ben tarihte bir noktayım...
Boşluktaki birey, kırılan aynada birleşmenin yansıması... Bin parçanın "ölüm" denen bir parçada birleşmesi...
Duygusuzluk, ve boş gözler...
Bu ölüm sadece gözlerde ve seste duyulur...
Bakmayın!
Gülmek, gülümsemek var, ağlamak ve ağlatmak, kızmak, bağırmak, pişman olmak ve yalvarmak var...
Yaşamak var bu dünyada, yaşadığını bilerek yaşamak...
Yaşamak...
Nedir yaşamak? Ben unutuyorum sanki! Bir otomatiğe alınmış beden işliyor sanki bana sormadan. Benim prototipimi kullanarak çalışıyor, gerçek olabilecek kadar ben, ama içindeki ben değilim.
Her şeye dışarıdan bakabilmeyi öğrendim: kitaplara, filmlere, aşka, kadere... Her şeyi dışarıdan gözleyip değerlendirmeyi öğrendim. Bakış açısı dendi buna yıllarca, ki kaç yıl duyabilmişimdir ben bu sözcüğü ki?
Şimdi hayatımı gözlemliyorum onu yaşamadan... Bir ben var bedenimde, ama o birey sadece benim replikam, kadavrasal tekliği oluşturan bir ölüm hipotezi adeta. Canlılığın içinden çekilip alındığı bir robot gece gündüz aynı yollarda, programlandığı şekilde yürüyor.
Ben kendimi müzikte bıraktım...
Kendimi müzikal ritmine kaptırdım hayatın... Müzikteki güzelliği, sadeliği, acısını tatlısını gördüm... Müzikte bir hayat vardı; senfonide bir insan doğup yaşlanıp ölüyordu, bir albümde günlük bir trajediyi tadıyorduk sadece...
Ve ben kendimi müzik filmlerini izlerken kaybettim...
Müziklere eşlik eden hayal dünyasını kendi hayallerime taşıdım, filmler izledim, fanteziler ve ruhsal itaatsizlikler, aksiyonlar, dramalar, isyanlar, başkaldırışlar... hepsini tattım burada...
Sonra hayata ihtiyacım kalmadı, bu bedeni bensiz bir benlikle doldurdum, tıpkı benim gibi beğenen, benim gibi süzen, o iltifatları benim için dizen... Size hiç farklı gelmeyen bir ben...
Ve ben hayat raylarından çıktım...
Şimdi bu trenin başında olmak yerine sadece iziyorum istasyonda. Veriler iniyor biniyor, ben vatmana ne yapması gerektiğini söylüyorum, o uyguluyor...
Kontrol edip tadamadığım bir gerçekliğin emir amiriyim. Kendimi, kendi yarattığım gerçeklerinde ve hayatın yalanında kaybettim...
Tadı yok artık hiçbir şeyin. Tek anlamı olan şey o bilmek bitmeyen melodiler. Kulağım her dakika dinler vaziyette, her an komuta vermek üzere...
Ritim yoksa ben yaratırım, ritim yoksa ben varım...
Ritim yaratılmazsa ben tarihte bir noktayım...
Boşluktaki birey, kırılan aynada birleşmenin yansıması... Bin parçanın "ölüm" denen bir parçada birleşmesi...
Duygusuzluk, ve boş gözler...
Bu ölüm sadece gözlerde ve seste duyulur...
Bakmayın!
Comments